Aybölek ve Çağlar
Sonbaharın hafif serin esintisi, şehrin kalabalığından uzaklaşmak isteyenlerin sığınağı olan tarihi kütüphanenin sararmış yapraklarını havaya savuruyordu. Bu sessiz mabedin en huzurlu köşesinde, masaların üzerinde her zaman kusursuz bir düzen hâkimdi. Aybölek, hayatının her anını belirli kurallar ve kesin çizgiler üzerine kurmuş genç bir kadındı. Onun için her kitabın yeri belliydi, her plan dakikası dakikasına işlenmeliydi ve sürprizlere asla yer yoktu. Üzerindeki açık mavi kazağı, titizlikle taranmış saçları ve masadaki kalemlerinin aynı hizada dizilişi, onun iç dünyasındaki düzen arayışının birer yansımasıydı.
Aybölek’in bu kusursuz ve öngörülebilir dünyası, bir gün kütüphanenin ahşap kapısının aralanmasıyla sarsıldı. İçeri giren Çağlar, hayatın kurallarına pek de aldırış etmeyen, rüzgârın savurduğu bir yaprak gibi yaşayan ama sevdiğine karşı sonsuz bir sadakatle bağlı olan genç bir adamdı. Çağlar’ın içeri girer girmez çıkardığı hafif ses, Aybölek’in dikkatini dağıtmaya yetmişti. Genç adam, elindeki eski ciltli bir şiir kitabını masaya bırakırken, kütüphanenin sessiz kurallarını hiçe sayarak hafifçe gülümsedi. O günden sonra, Çağlar’ın bu sessiz mekâna uğraması bir tesadüf olmaktan çıkıp günlük bir ritüel haline geldi.
İlk başlarda Aybölek, bu durumdan rahatsız oldu. Çağlar’ın kuralsızlığı, onun düzenli dünyasında bir çatlak oluşturuyordu. Ancak genç adamın gözlerindeki o derin bağlılık ve masum samimiyet, Aybölek’in katı duvarlarını yavaşça eritiyordu. Çağlar, her gün farklı bir çiçekle geliyor, masanın üzerine bıraktığı notlarla Aybölek’in kalbine giden yolu inatla inşa ediyordu. Bir gün masaya bıraktığı küçük kâğıtta şöyle yazıyordu: "Hayat bazen kuralları ezberlemek değil, seninle aynı satırda buluşmaktır." Aybölek, bu cümle karşısında ilk defa planladığı gibi tepki veremedi. İçindeki o kuralcı ses, yerini kalbinin hızla çarpan ritmine bıraktı.
Zaman, ikisi için de artık farklı akmaya başladı. Aybölek, Çağlar’ın duygusal derinliğinde kaybolurken, Çağlar da Aybölek’in sadakati ve naifliği sayesinde hayatın da bir düzeni olabileceğini fark etti. Bir akşamüstü, güneş kütüphanenin büyük pencerelerinden içeri altın sarısı ışıklar sızdırırken, Çağlar masanın karşısına oturdu. Gözlerinde yılların sadakati ve bugünün heyecanı vardı. Ceketinin cebinden çıkardığı küçük, deri kaplı bir defteri uzattı. Bu defter, ikisinin birlikte yazdığı anıların ve sessiz bakışların bir özetiydi.
Aybölek defteri açtığında, sayfalarda kendi hayatının kurallarının değil, ikisinin ortak hikayesinin yazılı olduğunu gördü. Çağlar, titreyen ama kararlı bir sesle, "Ben hayatımı rastgele yaşamaktan korkuyordum ta ki seni bulana kadar. Şimdi seninle kurduğum her hayal, benim tek gerçeğim," dedi. Aybölek, gözlerindeki nemi gizlemeye çalışmadan, hayatında ilk defa hiçbir plan yapmadan, tamamen içinden geldiği gibi davrandı ve Çağlar’ın uzattığı ellerini sıkıca tuttu. O an anladılar ki, en güzel aşklar, iki zıt dünyanın birbirini tamamlamasıyla başlardı.